Denize bakıyorum. Göz alabildiğince uzaklara, mavinin derinliğine bakarken o mavinin başka bir mavi ile birleşimine şahit oluyorum. Somut gördüklerimle aynı zamanda gözümle göremediğim hislerime şahitlik yapıyorum.
Bir telefon geldi bugün. Bana değil ama benim de tanıdığım birinden diğer tanıdığıma. Gözlerim doldu, kalbim burkuldu, aklımdan sayısız düşünceler geçti. Özlem duydum. Eskileri andım.
Bazı bazı eskiler beni çok duygulandırıyor, “ne güzel günlerdi” dedirtiyor. Bu aralar anılarım daha çok aklıma geliyor, beni daha çok düşündürüyor. Aklım karışık. Tetiklendiklerim var. Bazen tek başıma baş edemediklerim var. Bazen de gülümsediklerim. Üniversitedeki mavi vosvosun içindeki biz ve dışında oturmuş diğerlerini fotoğrafı ben bazen gülümsetip bazen hüzünlendiriyor. Ne garip. Aynı fotoğraf. İki, belki de daha fazla farklı duygu.
Mavi panjurlu eski bir Rum evi çıkıyor yürüdüğüm sokağın sağında. Kahverengi, bej taştan duvarları. Yapabilirsin diyor. Bakıyorum. Yine anılarım! Çocukluğum, yalın ayak bastığım topraklar, tütün tarlaları, bir çardağın altında iğnelere dizilen tütünler, tütün dolu kelterler, herkes eski gömlek ve şalvar giymiş. Tütün leke yapar çünkü ve çıkmaz o lekeler. Aklımdan çıkmayan anılar gibi. Bazen umutlu bazen hüzünlü.
İki sokak arasında mavi – beyaz dolmuşu yakalamak için bir o yana bir bu yana mekik dokumalarım. Çünkü iki farklı dolmuş benim gitmek isteğim yere gidiyor, hangisi erken gelirse ona bineceğim. Telaşım bunlar. Dolmuş yakalamak! Derse yetiştim mi? Oh yetiştim! Çantadan çıkarılan defter kitaplar. Tenefüs oldu, salçalı peynirli tost yiyelim.
Yurt kantininde oturan insanlar. Buram buram patates kızartması kokan kantin ama hoşlandığım çocuk da gelecek. Benim için hem de! Ama ders çalışma bahanesiyle. Yakışıklı 😊 Uğultudan birbirimize sesimizi duyurmak için daha yüksek sesle konuşmak ve daha çok uğultu olması. Hiç bitmeyen bir döngü. Olsun, birbirimizden hoşlanıyoruz. Kar kış kıyamet soğukta kampüsün yollarında yürümek, el ele tutuşmak ilk defa. Sanki bir daha hiç olmayacakmış gibi, kalbimin ağzıma gelmesi. Konuşamamak. Utanmak. Bakışlarını kaçırmak. Karda düsüp ayağımı burktuğumda yurttan bölüme 2 saatte gidebilmek. Yanımda destek kişilerle. Normalde on dakika. Rakamla 10 yazılıyor. Tekrar aynı yolu geri gelmek. 2 saat de ordan kaybettik. Poşetlerle kayan herkesi pencereden izlemek. Burkulmuş ayak! Mutlu, heyecanlı! Devamında ayazda banka tek başına oturup ağlamalar. Hep düşünmeler. Aynı anılar hem gülümseten hem hüzünlendiren.
Hamur yoğuruyorum. Birazıyla yufka açıp börek yapıyoruz. Kalanı ekmek olacak. Tahtadan kabına koyup hamurları, ekmek fırınına götürüyoruz. En sevdiğim insanla. Hep çok özlediğim. Bu hayata dair öğrendiğim bütün güzel, şefkatli, umutlu şeylerin kahramanı. Artık yok. Ve iyi ki vardı! Özlem en derin duygum.
Demiştim aklım karışık diye. İşte bu karışıklık bazen umutlu oluyor bazen hüzünlü. Uzun süredir hissedemediğim samimiyetin peşindeyim. Yine aklımdaki seslerden biri konuşuyor “Sen mi samimi değilsin?”. Diğeri diyor ki “Acaba samimiyeti yanlış yerde mi arıyorsun?”. Bir diğeri “Samimiyet ne demek?”.
Denize bakıyorum. Mavi. Gördüğüm gerçek. Haydi yola devam. Sorularımla, cevaplarımla, gördüklerimle, görmediklerimle. Karıştıysam çözerim, dengeye gelirim elbet. Denge önemli. Samimiyet önemli. Özlem en derin duygum!